Bir haberin altına düşen ilk yorum çoğu zaman yalnızca bir fikir değildir; bir kıvılcımdır. O kıvılcım saniyeler içinde büyür, çoğalır ve kısa sürede kontrolsüz bir yangına dönüşür.
Hakaretler, etiketlemeler, keskin yargılar… “Biz” ve “onlar” ayrımı, ekranın soğuk ışığında hızla sertleşir. Aynı kişiler birkaç dakika sonra başka bir içerikte tamamen farklı bir tona geçebilir. Ama o öfkenin izi kalır.
Bir klinisyen gözüyle bakıldığında burada yalnızca “saygısızlık” ya da “kötü niyet” yoktur. Daha derinde işleyen psikolojik mekanizmalar vardır.
Sosyal medya, bireyin kimlik sınırlarını gevşeten bir alan yaratır. Psikolojide buna “deindividüasyon” denir: kişinin kendisini daha az görünür ve daha az sorumlu hissetmesi. Ekranın arkasında kişi hâlâ kendisidir; ancak bir ölçüde kimliğinden sıyrılmış, sorumluluk duygusu zayıflamış gibidir.
Bu çözülme, empatiyi de zayıflatabilir. Yüz yüze iletişimde devrede olan ses tonu, yüz ifadesi ve beden dili gibi ipuçları sosyal medyada çoğu zaman yoktur. Beyin, bu eksiklik nedeniyle karşısındakini bir insan olarak görmek yerine daha kolay bir “taraf” olarak algılayabilir. Bu da sertliği artırır.
Türkiye bağlamında bu dinamik daha da belirgin hale gelebilir. Ekonomik belirsizlik, gelecek kaygısı, sürekli kriz akışı ve toplumsal kutuplaşma, insanların zaten var olan stresini artırabilir. Tehdit algısı yükseldiğinde beyin, rasyonel değerlendirmeden çok “savaş ya da kaç” tepkisine yönelebilir. Bu da hızlı yargıları ve duygusal tepkileri artırır.
Sosyal medya ise bu sistemi sürekli tetikleyebilir. Çünkü algoritmalar, dikkat çeken içerikleri; çoğu zaman da öfke ve çatışma yaratan paylaşımları daha görünür hale getirir. Böylece “duygusal bulaşma” etkisi güçlenir: Bir kişinin öfkesi diğer insanlara hızla yayılır.
“Bireysel bir tepki, kısa sürede kolektif bir gerilime dönüşebilir”.
Loading...
Aslında çoğu zaman verilen tepki yalnızca gördüğümüz içeriğe değildir. Kendi birikmiş stresimize, hayal kırıklıklarımıza, korkularımıza ve belki de uzun zamandır söyleyemediklerimize de tepki veririz.
Bu yüzden tartışmalar kısa sürede içerikten kopar; konu artık ne söylendiği olmaktan çıkar, kim söylediğine dönüşür.
“Öfke her zaman yıkıcı değildir. Sınır ihlaline karşı çalışan bir alarm mekanizmasıdır. Ancak öfke sürekli hale geldiğinde sistem, tehdit ile gerçek arasındaki ayrımı yapmakta zorlanabilir”.
Sürekli tetikte olma hali, yani “hipervijilans”, kişinin duygusal düzenleme kapasitesini zorlayabilir. Küçük bir uyaran bile büyük bir tepkiye dönüşebilir.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz şey biraz da budur:
Hızlı tepkiler, düşük empati ve yüksek gerilim.
Bu yalnızca bireysel bir davranış biçimi değil, aynı zamanda toplumsal bir stres birikiminin de yansıması olabilir.
Belki de ekranın ardındaki öfke, sadece bireylerin değil; uzun süredir taşınan kolektif bir yükün görünür hale gelmiş biçimidir.
Ve bazı yorumlar bize yalnızca ne söylendiğini değil ne kadar uzun süredir susulduğunu da anlatır.
Belki de asıl mesele, insanların sosyal medyada neden bu kadar kolay öfkelendiği değildir.
Asıl soru şu olabilir:
Neden bu kadar çok insan, öfkelenecek bir şey arıyor?
Belki de ekrandaki ses başkalarına değil, hepimizin içinde biriken şeye aittir.
Ve biz, fark etmeden birbirimize değil, belki de o birikmiş yükün kendisine tepki veriyoruzdur.
Jung’un dediği gibi, “başkalarında bizi rahatsız eden şeyler bazen kendimizi anlamanın aynasıdır”.