SUS, İZLE, TÜKET

Abone Ol

Tanışmadığımız insanların fotoğraflarını beğeniyor ve karşılıklı birbirimizin hayatları üzerine yorum yapıyoruz. “Yaşadığımız dünyada ne olduğuna dair bir fikrimiz yok”. Ekrandaki o fotoğrafın gerçek dünyayla alakası var mı sanıyorsunuz. Yaşadığımız dünya yavaşça küçülüyor. “Hepsini satın alan bir avuç dolusu adam var”. Sonra suyunu sıkıp çıkardıklarını bize satıyorlar. Dünyamıza tecavüz edip aldıklarını tekrar bize satıyorlar. Bize içtiğimiz suyu soluduğumuz havayı satıyorlar. Ve “koyunlar” gibi sıraya giriyoruz. Fark etmiyoruz çünkü “var olmayan bir dünya” tarafından hipnotize edildik. Gerçek dünyadan koptuk ve yerine yapay bir dünyada yaşıyoruz. “Modern çağın en büyük kırılmalarından birini yaşıyoruz”. Sürekli uyarana maruz kalmak, ne berbat bir durum. Dopamin döngüsü ve algı manipülasyonlarıyla hayatımız felç olmuş durumda. En garipsediğim şeyse, bunun tuhaf olduğunu bile düşünmüyoruz.

Peki, gerçekten neyin içindeyiz?

Farkında değiliz. Dikkatimizi çalan bir dünya var. Gerçek olmayan ama çok iyi pazarlanan bir dünya. Bize gösterilen şey hayat değil, bize satılan şey bir illüzyon. Bir diğer deyişle gözbağcılık. Sadece izlemiyoruz aynı zamanda satın da alıyoruz. “Bizler artık birer veriyiz, hedef kitleyiz, yalnızca üründen ibaretiz”. Zamanımızı dikkatimizi çalıp gerisin geriye bize tekrar satıyorlar. Hayatımızı parçalayıp parça parça pazarlıyorlar ve biz ölümlü zavallılar, hala vakit geçirdiğimizi zannediyoruz. Hayır, vakit geçirmiyoruz harcanıyoruz. Sürekli idealize hayatları görmek, sürekli kıyaslamak, yetersizlik hissinin normalleşmesine ve insanı içten içe kemiren bir alışkanlığa dönüşmesine sebep olur. Ezcümle, Hayatlarımızın değersizliğinin farkında bile değiliz.

Loading...

Saatlerce, günlerce, yıllarca ekranı kaydırıyoruz. “Mülkiyet haklarımızın sahipleri tarafında yaratılan Plastik, parlak, kusursuz gibi gözüken dünyanın aristokrat köleleri gibiyiz”. Metal bir aletle derileri damgalanan kölelerden ne farkımız var ki.1840 lı yıllarda New Orleans ta, Dünyanın en büyük köle pazarı kurulmuştu. O günkü kölelerden tek farkımız, bizim bilerek ve isteyerek hatta severek köleliği kabul etmemiz.

Zamanımızı alıyorlar, dikkatimizi alıyorlar, irademizi alıyorlar. “Biz fark etmeden içimizi yavaş yavaş boşaltıyorlar”. Yalnızca ve yalnızca birer “algoritma” sonucuyuz. “Ne göreceğimize, ne isteyeceğimize, kime özenip kimden nefret edeceğimize kadar, onlar karar veriyor”. Gün başlıyor ekran açılıyor zihin kapanıyor. Her şey yüzeyde, her şey hızlı, her şey geçici. Daha fazla i z l e, daha fazla t ü k e t, daha fazla o y a l a n.

Demem o ki: Bu erime, yavaş sessiz ve geri döndürülemez gibi. Artık direnmiyoruz, d i r e n e m i y o r u z. Çünkü uyuştuk, çünkü alıştık, çünkü korkuyoruz. Zincirlerimizi seviyoruz.

S u s

İ z l e

T ü k e t.

Ya da “isyan” et.

U y a n

S o r g u l a

R e d d e t

Çünkü gerçek şu. Uyanmazsak sahte olanı gerçek sanarak, yaşamaya devam edeceğiz.

“Kendimizden vazgeçtiğimiz her gün, biraz daha yok oluyoruz”.

Bu bir eşik, ya insan kalacağız ya da, sistemin parçası olacağız. “Seçim hepimizin”…

Bırakın ekranları kaydırmayı, uzanın çimlerin üzerine, toprağın kokusunu içinize çekin, İlkbaharı tüm ihtişamıyla karşılayın.

Gerard Manley Hopkins, , bahar kadar güzel bir şey yoktur, “Kuzular bile parti yapmış, der”.

John Clare ilkbahara neşe katar. “Yeni doğan kuzu canlıdan çok ölü gibi görünür. Bu ilkbaharın 1 Nisan şakasıdır”.

Philip larkin ise Bahara mükemmel bir eşikten bakar. Rüzgârın, ağaçların içinden estiğini duyabiliyor musunuz? Y e n i d e n başla, y e n i d e n başla, y e n i d e n başla” der gibi.

Neşeyle ve sağlıkla kalın…