Geçen hafta bayram izni dolayısı ile memleketteydim. Yayladağ/Hatay. Hem Türkiye’nin en güney ucu, hem Suriye ile sınır vs. Etnik olarak zengin yerler. Yaklaşık on senedir her zaman duyulan bombalama seslerini sınıra yakın olmamız dolayısı ile duymaya devam ettik. Arap, Türkmen mülteciler elbette sınırın bu tarafına akın etmekteler..
 
​Evet bayramın ikinci günü 60 yaşlarında bir amca böyle diyerek avludan içeri girdi. ‘Ya sahip çakarsın, ya da kovarsın’. Bense ameliyat sonrasıyım deyip ayaklarımı uzatıp balkonda yatıyordum  serin serin. Kim bu sabah sabah derken oturup konuştuk amca ile. Çaylar da gelince sohbet aldı başını gitti. Duyduklarım insanın içini sızlatan cinsten idi. Konuştukça rahmetli Babamın yanına sık sık gidip gelen, ‘sahip çıkılan’ Türkmen bir mülteci olduğunu öğrendim. 2010 yılından beri köylerinin sebepsiz bombardımana tutulduğu, ailesini duvarların altından toplayıp Türkiye’ye geldiğini söylüyordu amca. Köyleri denize taraf olduğundan bucak Türklerinden. Bayır Türkleri daha karasal köylerden. Ama amca ile konuştuğunda sanki komşu gelmiş gibi, dili, lehçesi farksız bizden. Zaten Arapçayı kendimi kurtaracak kadar biliyorum diyor. Yaşadığı yeri de ‘’Köyüm mü? Evler artık yıkık duvarlardan ibaret’’ diyerek anlatıyor.
 
​Bizi, aslında amacı o yıllarda açık olan, izansız çizilen sınırlar ayırıyordu. Lazkiye de dahil 50-60 kilometre daha Türkmen köyleri var Suriye tarafında. İdlip Türkmen şehri. Halep Türkmen şehri. Antakya’ya uzaklıkları yarım-bir saatlik mesafe. Zaten o coğrafya Halep’e bağlı yörelerden oluşuyordu Osmanlı zamanında. Diğer sınırlarımız da aynı değil mi? Bi dolu soydaş, dindaşımız sınırların diğer tarafında kaldı. Peki bu insanlar rahat bırakıldı mı? Tabi ki hayır. Kimi zorla asimilasyona uğratıldı, kimi soykırıma. Kimi zorla göç ettirildi, kimi sınır dışı. Zamanında aynı devletin vatandaşı olduğumuz için yine ülkemizin kapasına dayandılar.. Hepsini ağırladık, ağırlıyoruz.
Kendimizi düşünsek, gideceğimiz yer yok. Sığınacak kapımız yok. Emperyalistler her zaman bizi daha da dar sınırlara hapsetmek istediler. Hatta Anadolu’dan söküp atmak, bizi asyaya geri sürmekten hiçbir zaman vazgeçmediler. Bunu gizli yapmaya çalışsalar da Yunanlar ağzından duyarız zaman zaman.   Batı ve kuklaları ikinci Sevr’i bize dayatmak ve yaşatmak için hep fırsat kolladılar. 15 temmuz darbesi ile az daha bunu yaşıyorduk. Atlattık.
 
​Örnekleri çoğaltabiliriz, kendisi ve dört oğlu savaşta yaralanan, sakat kalan amca mı dersin, kocasız-babasız insanlar mı dersin.. Hele bir tanesi vardı ki.. Siz diyordu diğerlerinden farklı olarak. Diğerleri Türkmen idi. Bu sefer Arap konuşan. ‘’Siz ayakta durmaya mecbursunuz. Siz ayakta kalmazsanız Ortadoğu’nun, Asya’nın, Avrupa’nın, Afrika’nın mazlumları öksüz kalacak. Siz ayaktasınız diye insanların umudu var diyordu’’. Ben de siz biz yok, hepimiz biziz desem de o ısrarla siz demeye devam etti.
 
​Değişik duygular değil mi? Biz kendimizi  batıya kabul ettirmeye çalışan sinik toplum ezikliğini yaşarken etrafımızda ve uzağımızda yaşayan insanların böylesine umudu var bizden. Biz ne kadar güçlü isek onlar bulundukları yerde güçlü ve umutlular. Bosna’da da böyle, Azerbaycan’da da, Tunus’ta da. Libya’da, Filistin’de, Suriye’de, Doğu Türkistan’da insanların umudu bu ülke. Osmanlı’da da ülkesindeki zulümden kurtulmak isteyen hristiyanlar çağırmıyor muydu bizi? ‘Yurdumda Katolik külahı göreceğime Osmanlı sarığı görmek isterim’ diyen Ortadoks patriği değil miydi ?
 
​Artık milli uyanışımızı gerçekleştiriyoruz. Her alanda. Ülke içinde sığ tartışmaların değil birlik olarak devletimizi yüceltme zamanı. Partimizi destekleyelim, yanlışı söyleyelim. Ama her şartta Devletimize sahip çakalım. Zira bizim olduğu gibi, mazlum halklarında umudu ortada.
 
Ya sahip çakarsın ya da kovarsın, birlik olmazsan seni de kovabilirler yurdundan..
Sahip çıkma zamanı..