Hiç fark ettiniz mi? Artık üzgün olmak bile cesaret istiyor. Sosyal medyada gülümseyen yüzler, iş yerinde güçlü duruşlar, aile içinde “iyiyim” cümlesi. Hepimiz görünürde iyiyiz. Ama görünürde iyi olmak, gerçekten iyi olmak anlamına gelmiyor.
Modern insanın en büyük yüklerinden biri artık mutsuzluk değil; mutsuz olduğunu saklama zorunluluğu. Ve bu, sandığımızdan çok daha yorucu.
Sürekli Pozitif Olma Baskısı
Bir süredir toplum olarak garip bir öğretiye maruz kalıyoruz: Olumlu düşün, güzel şeyler olur. Negatif enerjini bırak. Gülümse, hayat sana gülümser. İyi niyetli gibi görünen bu cümleler, zamanla görünmez bir baskıya dönüşüyor. Çünkü hayat yalnızca neşeden ibaret değil. Kayıplar var, hayal kırıklıkları var, öfke var, yas var. İnsan ruhu tek renkli değildir. Ancak modern kültür, özellikle sosyal medya aracılığıyla, duygularımızı filtrelemeyi öğretti bize.
Üzgünsek paylaşmıyoruz, Yorulduysak belli etmiyoruz, Kırıldıysak susuyoruz. Sanki mutsuzluk bir karakter zayıflığıymış gibi.
Oysa psikoloji bize şunu söyler: “Bastırılan duygu kaybolmaz; biçim değiştirir.” Konuşulmayan üzüntü, bedende ağrıya dönüşebilir. İfade edilmeyen öfke, anksiyeteye dönüşebilir. Görmezden gelinen keder, tükenmişliğe evrilebilir. Sürekli pozitif olma çabası, insanı iyileştirmez; aksine gerçek duygularıyla arasına mesafe koyar. Gerçek ruh sağlığı, her zaman güçlü olmak değildir. Bazen “bugün zorlanıyorum” diyebilmektir. Belki de en sağlıklı cümle şu: “Hayat bazen ağırdır.” Ve bu normaldir.
Performans Toplumu
Artık yalnızca çalışmıyoruz; sergiliyoruz. Yalnızca yaşamıyoruz; kanıtlıyoruz. Modern çağ insanı için hayat, görünmez bir sahneye dönüşmüş durumda. İş yerinde verimli görünmek, sosyal medyada mutlu görünmek, aile içinde güçlü görünmek. Her alanda bir performans hâli. Sanki hepimiz kendi hayatımızın halkla ilişkiler sorumlusuyuz.
Başarı ölçülüyor. Verimlilik sayılıyor. Takipçi sayısı değer belirliyor. Yoğunluk, önemle karıştırılıyor. Bu düzen içinde insan, insan olmaktan çok bir projeye dönüşüyor. Oysa psikolojik açıdan sürekli performans hâli, sinir sistemini “alarm” modunda tutar. Dinlenme alanı daralır. Zihin hep tetikte kalır. Ve bu uzun vadede tükenmişliğe, kaygıya, “hatta kimlik dağılmasına” kadar uzanabilir. En tehlikelisi ise şu: Kişi bir süre sonra rolüyle özdeşleşir. Gerçek benliği ile sergilediği benlik arasındaki mesafe açıldıkça içsel yorgunluk artar. Performans toplumu güçlü bireyler üretir gibi görünür; âmâ çoğu zaman içten içe yorulmuş insanlar üretir. İnsan bir makine değildir. Verimlilik, insan değerinin ölçüsü değildir.
Ve her an güçlü görünmek zorunda değiliz. Belki de sormamız gereken soru şudur: Yaşam mı sürüyoruz, yoksa kendimizi mi sergiliyoruz?
Psikolojik Bedel
Sürekli pozitif olma baskısı ve performans hâli bir süre sonra görünmez bir iç gerilime dönüşür. Dışarıdan bakıldığında “iyi” görünen hayatın içinde, içsel bir yorgunluk birikmeye başlar.
Çünkü insan, gerçek duygularını uzun süre bastırarak yaşayamaz. Bastırılan üzüntü kaybolmaz; bedende ağırlığa dönüşür. İfade edilmeyen öfke yok olmaz; gerginliğe, ani çıkışlara ya da içe kapanmaya evrilir. Sürekli güçlü görünme çabası ise sinir sistemini kronik bir alarm hâlinde tutar. Bu durum zamanla: Anksiyeteye bozukluklarına, Tükenmişlik sendromuna, Uyku problemlerine, Nedensiz öfke patlamalarına “Hiçbir şeyden keyif alamama” hissine zemin hazırlar. En çarpıcı olan ise şudur: “Kişi çoğu zaman neden bu kadar yorulduğunu anlayamaz.” Çünkü sorun dışarıdan bakıldığında görünmezdir. Hayat “iyi” görünmektedir.
Oysa gerçek yorgunluk, rol yapmanın yorgunluğudur. Gerçek iyilik hâli; yalnızca mutlu anları değil, zor anları da taşıyabilmektir. Psikolojik sağlamlık, sürekli pozitif olmak değil; her duyguyu kabul edebilmektir.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ne zamandır gerçekten dinlenmedim?
Ne zamandır içimdeki sesi susturuyorum?
Ruh, inkârı uzun süre taşımaz ve daha da kötüsü, inkâr edilen duyguları arşivler.
Özetlersek
İnsan en çok “kendi gerçeğinden” kaçarken yorulur.